07.01.2009
 
Dernek Hakkında Etkinlikler Basında HUD Basın Açıklamaları Duyurular İletişim  
ANASAYFA
ÖZEL DOSYALAR
MAKALELER
İNSAN HAKLARI
BASINDAN SEÇMELER
Özel Dosyalar
 

SİYASİ BİR YAPI OLARAK ANAYASA MAHKEMESİ
Av. Hüseyin YÜRÜK


Mahkemenin Kurulduğu Sosyal Zemin:

Bir olayı veya kurumu sağlıklı bir şekilde analiz edebilmemiz, onu ortaya çıkaran sosyal ve psikolojik zemini bilmekle mümkündür. Bu anlamda halen Türkiye'nin en önemli karar alma mekanizmalarından biri olan ve 82 Anayasası'nın 148. maddesinde 'Kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin ve TBMM içtüzüğünün Anayasa'ya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetler' ifadesiyle yer bulan Anayasa Mahkemesi'ni ve varlık sebebini anlamak için psikologların tabiriyle 'çocukluğuna inmek' yani onu ortaya çıkaran toplumsal sebep ve şartlara bakmak gerekir.


1923 yılından 1946, hatta 1950 yılına kadar 27 yılını tek parti hükümetlerinin ağır ekonomik şartları altında geçiren, belirli bir dönemden sonra hürriyet ortamları sıkı bir şekilde tahdid edilen Türk Halkı, 1950 yılında Demokrat Parti'ye bir kurtarıcı olarak sarılır ve ekonomik-sosyal bütün birikmiş taleplerinin hayata geçirilmesini bekler.


İstenildiği oranda olmasa bile halkın ekonomik ve sosyal hayatına yeni bir sayfa açan, onları 'Hasso, Memo' olmaktan çıkartarak söz hakkı veren DP, müteakiben yapılan iki seçimden de başarıyla çıkarak yeniden iktidara gelir.


Dönemi anlatan tüm kitaplarda ittifakla belirtildiği gibi; millete söz hakkı verilmesinden iyice sıkılan derin bürokrasi ve artık seçimle iktidara gelmekten ümidini iyice kesen CHP, ortak bir komploya girişirler. Girişilen bu komplo 27 Mayıs 1960'da bir darbe olarak ortaya çıkar. Halkın oylarıyla seçilmiş iktidar, halk adına düşünen elitler tarafından devrilir. (Serbest Cumhuriyet Fırkası, Prof. Dr. Çetin Yetkin, Toplumsal Dönüşüm Yay., 2. Baskı, Eylül 1997 / Tek Partiden Çok Partiye, Metin Toker, Milliyet Yayınları, 1. Baskı, Temmuz 1970 / Milli Şef Dönemi, Dr. Osman Akandere, İz Yayıncılık, İstanbul, 1998)


İktidarı elde eden Darbeciler yeni bir anayasa yaparken temel bir mantığı esas alırlar: Türkiye'de yönetimi seçilmişlerin elinden alarak atanmışlara vermek. Nitekim CHP elitlerinden oluşan bir Kurucu Meclis'e, CHP'nin daha önce hazırladığı bir metin esas alınarak yaptırılan 1961 Anayasası bu mantığın hukuken tescili olmuştur. (Türkiye Cumhuriyeti, Hikmet Özdemir, İz Yayıncılık, 1995)


61 Anayasasına göre; ülkeyi yönetmesi gereken TBMM Anayasa Mahkemesi'nce, Bakanlar Kurulu Danıştay'ca denetlenecek, ülkenin ana yönetim çizgileri ise Milli Güvenlik Kurulu tarafından tesbit ve icra edilecektir. Ülkeyi yönetmek için iktidara gelen partiler ise yol, köprü yapacak, çeşitli meyveler adına festivaller düzenleyecektir.


Yukarıda çok kısaca zikrettiğimiz şartlarda bir Darbe Anayasası kurumu olarak ortaya çıkan Anayasa Mahkemesi'nin kuruluşuna, ilişkin kanun 25.4.1962 tarihinde kabul edilmiş, 24.05.1962 tarihinde de ilk üyeler yemin ederek görevlerine başlamışlardır. Kurum, 28 Ağustos'ta çalışmalarına resmen başlamıştır.


Böylece 1924 Anayasası'nın ve M. Kemal Atatürk'ün temel düşünce ilkelerinden biri olan Ulusal Egemenlik anlayışı ortadan kaldırılmış, onun yerine Ulusal egemenliğin atanmış kurumlar eliyle kullanıldığı yeni bir idare şekline geçilmiştir. Aynı anlayış 82 Anayasası'nda da devam ettirilmiştir.


Ortaya çıkan yeni durumu en güzel Anayasa Mahkemesi, kendisine ait web sayfasında ifade etmektedir. Bir hukuk devletinde ancak 'şok veya büyük gaf' tanımlamasıyla karşılanabilecek bu ifadeler Türk Demokrasisinin kalitesini göstermesi bakımından da manidardır. Anayasa Mahkemesi web sayfasında Mahkemenin kuruluş amacıyla ilgil şu satırlar yer almaktadır.


(Anayasa Mahkemesi, internetteki sitesinde kuruluş amacıyla ilgili şu ifadelere yer vermektedir: Türk Anayasa tarihi yönünden ele alındığında mahkemenin kuruluşunun temel amacının parlamentonun üstünlüğüne son vermek olduğu söylenebilir... TBMM, ulus adına egemenliği kullanan tek organ olmaktan çıkmıştır. 1961 ve 1982 Anayasaları egemenliğin kullanılmasında yargıya önemli yetkiler tanımışlardır... Anayasa Mahkemesi'nin siyasal kurumların özellikle parlamentonun yetkilerini kötüye kullanması durumunda bir denge oluşturacağı ve bunu engelleyeceği düşünülmüştür...)


Mahkemenin Tartışılan Konumu, Görevleri:


Mahkemenin aslında hukuki değil, siyasi bir organ olduğunun önemli ipuçları üyeliğe seçilme şartlarında da kendini göstermektedir. Ne kadar manidardır ki, kanunları ve kanun hükmünde kararnamelerle, Meclis içtüğüzünü Anayasa'ya uygunluk açısından denetleyecek kişilerde hukukçu olma şartı aranmamaktadır. Anayasa Mahkemesi'ne Sayıştay, YÖK ve bürokrasinin üst makamlarından üye seçilebilme durumu, iki üyenin Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'nden seçilebilmesi, kurumun üye yapısı hakkında yeterince fikir vermektedir. Hepsinden önemlisi üyelerin Cumhurbaşkanı tarafından seçilebilmesi kurumun halksız bir cumhuriyeti esas alan 'müesses nizam muhafızlığı' için kurgulandığını göstermektedir.


Anayasa Mahkemesi'nin en dikkat çekici görevlerinden biri de Yüce Divan sıfatıyla Cumhurbaşkanı dahil ülkenin bütün icra makam yöneticilerini yargılama yetkisine sahip olmasıdır. Mahkeme'nin bu görevi 1960 Darbesi'nin hemen ardından kurulan ve ülkenin cumhurbaşkanı, başbakanı, bakanları ve Genelkurmay Başkanı'nı idam cezasına çarptıran Yüksek Adalet Divanı'ndan mülhem bir görev olsa gerektir. Nitekim sabık Cumhurbaşkanı Celal Bayar da 'Son kurulan Anayasa Mahkemesi, Yassıada Divanı'nın biraz daha mutedil devamından başka bir şey değildir' tespitini yapmaktadır. Aynı Anayasada, Anayasa Mahkemesi üyelerinin nerede yargılanacağının belirtilmemesi ise kaydedeğer bir eksikliktir. Yüce Divan kararlarına karşı temyiz yolunun kapalı olması ise bir başka açmazdır.


Anayasa Mahkemesi'nin bir diğer dikkat çekici görevi ise ülkedeki 'demokratik hayatın vazgeçilmez unsurları' sayılan siyasi partilerin denetleme ve kapatma konusunda karar makamı olmasıdır. Mahkemenin bu konudaki konum ve yaklaşımına ileriki bölümlerde somut örneklerle değinilecektir.


Yukarıda birkaç madde halinde özetlediğimiz Anayasa Mahkemesi'nin konumu ve görevleri ülkenin entelektüel fikir ve hukuk adamları tarafından sürekli bir tartışmayı beraberinde getirmektedir. Resmi ideolojinin kapsama alanına girmemiş ülke aydınları ve hukukçuları Anayasa Mahkemesi'ni gerek kurulduğu gündeki konumuyla gerekse bugünkü konumuyla değerlendirmekte ve bir hukuk devletinde bu anlamda bir kuruma yer olmadığını savunmaktadırlar.

 

Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Erdoğan, bu anlamdaki düşüncelerini şu sözlerle ifade etmektedir:
"Yürürlükteki anayasal düzen açısından görünüşte kısmen "budanmış" yetkileriyle Anayasa Mahkemesi çok önemli bir kurum sayılmayabilir. Ne var ki, bu mahkemenin asıl rolü ideolojik devlet yapısının ve insan haklarına dayanan hukuk devleti demokrasisi idealine antipatik olan cari "rejim"in bekçisi olarak işlev görmesinde kendini göstermektedir. Gerçekten de Türk Anayasa Mahkemesi'nin temel hak ve özgürlüklerin korunmasındaki genel eğilimi, anayasaya paralel olarak, oldukça kısıtlayıcıdır. Özellikle siyasi özgürlükler bakımından durum böyledir. Nitekim 1982 sonrasında Anayasa Mahkemesi verdiği çok sayıda parti kapatma kararıyla, Batılı özgürlükçü-çoğulcu demokrasi anlayışından sapmış ve Anayasanın ideolojik tercihlerini koruma kaygısıyla hareket etmiştir. Öyle görünüyor ki, Türk Anayasa Mahkemesinin gerçek işlevi demokratik özgürlükleri korumaktan çok cari ideolojik anayasal statükoyu tahkim etmektir." (Liberte Yayınları, Ankara, 1999, 2. Baskı)

 

Bir dönem Yargıtay Başkanlığı görevinde de bulunmuş hukuk alanında önemli eserlere imza atmış Doç. Dr. Sami Selçuk da Anayasa Mahkemesi'ni, Başkanı'nın kendisiyle girdiği bir polemikten de hareketle şu ifadelerle değerlendirmektedir:
Anayasa mahkemelerinin varlık nedenleri, bir yasa hükmünün, anayasa hükümlerine aykırı olup olmadığını saptamaktır. Anayasa Mahkememiz, zaman zaman 'ülkenin yüksek çıkarları, koşulları' gibi gerekçelerle, bırakın bu ayırımı yapmayı, düpedüz yerindelik gerekçeleriyle karar vermektedir. Bunlar siyasetin gerekçeleridir, hukukun değil. Esasen, benim 6 Eylül 2001 tarihli konuşmamdan sonra, Anayasa Mahkemesinin Başkanı, "Sayın Selçuk, ülke gerçeklerini, koşullarını bilmiyor" diyerek özrü kabahatinden büyük bir eleştiriyle ve gerekçeyle yerindelik incelemesiyle karar verilmesi gerektiğini itiraf ve tarihe belge niteliğinde bir kanıt armağan etmiştir. Bu demeç beni şaşırtmadı. Ama, çok düşündürdü. Durum gerçekten üzücüdür. (İdea Politika, sayı: 13)

 

Bazı dönemlerde resmi ideolojiye karşı potansiyel tehlike sayılan partileri yok etme konusunda nasıl bir fonksiyon icra ettiğine dair tespitler ise Mahkeme'nin fotoğrafını gösteren ilginç örneklerdir. Doç. Dr. Zühdü Arslan, bu hususu şu çarpıcı cümlelerle ifade eder:


"Otto Kircheimer'in belirttiği gibi parti kapatma davaları 'siyasi rejimlerin muhaliflerini yasal prosedürle kontrol etme girişimleri olarak görülebilir... Özellikle siyasi parti davalarında Anayasa Mahkemesi'nin kararlarını insan haklarına dayanarak değil, ideoloji eksenli paradigmayı devreye sokarak verdiğini söylemek yanlış olmaz. Bakır Çağlar'ın ifadesiyle "Türk anayasal sisteminde anayasa yargıcı, önce anayasa ideolojisinin yargıcıdır." (Liberal Düşünce Dergisi, sayı: 22)

Bu cümleden olarak bir dönem Mahkeme'nin ropörtürlüğü görevinde bulunmuş Doç. Dr. Mehmet Turhan da, aşağıdaki tespitte bulunmaktadır:


"Kanımca Anayasa Mahkemesi'nin parti kapatmalardaki görüşünü benimsemeye ve insan hakları açısından yerinde bulmaya olanak yoktur." (Liberal Düşünce Dergisi, sayı: 22)

 

Prof. Dr. Yavuz Sabuncu da Danıştay'da verdiği bir konferansta Anayasa Mahkemesi'ni ülkedeki siyasi hayatı tıkayan bir yapı olmakla suçlayarak, Mahkeme'nin mevcut yapısını ve fonksiyonunu ağır cümlelerle eleştirmektedir. (Yeni Şafak, 18.11.2002)

 

Yazar M. Ertuğrul Yavuz da Mahkeme'nin konum ve fonksiyonunu şu ifadelerle sorgulamaktadır:


"Anayasa Mahkemesi'nin görevi, parlamentodan çıkan yasaların anayasaya uygunluğunu denetlemek ve yasama organını "hukuk çizgisi"ne çekmektir. Öyle değil mi? Peki, Anayasa Mahkemesi'nin aldığı kararların anayasaya uygunluğunu kim denetleyecek? Bu mahkemeyi "hukuk çizgisi"nde kalmaya kim icbar edecek? Mahkeme, 12 Eylül'de konumunu muhafaza etmiş, varlık nedeni ortadan kaldırıldığı halde mesaisini sürdürmüştü. Anayasa Mahkemesi'nin bazı üyelerinin, anayasal düzeni "silah zoruyla" ortadan kaldıranlara teşekkür ziyaretinde bulunması Türkiye'ye özgü bir garabetti." (Y.Şafak, 20.04.02)

 

Anayasa Mahkemesi'nin Siyasi Arenadaki Dayanılmaz Ağırlığı


Anayasa Mahkemesi'ni ortaya çıkaran toplumsal zemini, Mahkeme'nin kendisine hangi fonksiyonu yüklediği ve görev alanıyla ilgili bu değerlendirmeleri yaptıktan sonra şimdi de 28 Ağustos 1962'de resmen faaliyete geçen mahkemenin verdiği bazı kararları mercek altına alalım. Hiç şüphesiz bu bölüm Anayasa Mahkemesi'nin verdiği tüm kararları irdeleme çabasından çok, Mahkemenin Türk Siyasal Hayatındaki konumuna dair ipucu veren kararlarından oluşmaktadır.


Anayasa Mahkemesi'ni ilk siyasi icraatı 7.3.1962 tarihinde çıkartılan Tedbirler Kanunu'nun Anayasa'ya aykırı olduğuna dair açılan dava ile ilgili olan kararıdır. Tedbirler Kanunu, 1960 Darbesi ve Yassıada Mahkemesi icraatları ile ilgili aleyhte hiçbir söz, çizgi, beyanat verilmemesini kapsıyordu. Üç kişinin yanında Darbe aleyhinde konuşan şahıs hakkında hapis cezası öngörülüyordu.


Çok geçmeden Anayasa Mahkemesi'nin önüne ilk dava geldi. Yeni Demokrat Parti Genel Başkanı Fuat Köprülü, "Siyasi kanaâtinden dolayı, kimseye ceza verilemeyeceğine göre DP'lilerin affı ancak bir haksızlığın tamiri olacaktır" demişti. Bu cümleden ötürü, Tedbirler Kanunu'na muhalefetten, Ankara 1. Ağır Ceza'da Köprülü aleyhine dava açıldı. Mahkeme, kanunu, Anayasa'ya aykırılık açısından, Anayasa Mahkemesi'ne götürdü. Anayasa Mahkemesi, Anayasa'ya aykırı bir durum olmadığını, söz konusu hükümlerin, düşünce hürriyetine ters düşmediğini karara bağladı. Mahkemenin gerekçesi, hukuktan ziyade 27 Mayıs Darbesi'ni destekler mahiyetteydi. İşte hukuku ayaklar altına alan o gerekçe:


"27 Mayıs Devrimi, Anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybeden bir iktidara karşı yapılmış ve bu husus Anayasa'nın başlangıç bölümünde yer almıştır. Yüksek Adalet Divanı kararlarının kötülenmesi veyahut mahkûm edilen şahısların övülmesi, sonuç olarak 27 Mayıs Devrimi'nin meşruluğunu ve haklılığını inkâra yol açar. Bu devrimi, yani Türk milletinin meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnmesini, gayrımeşru ve yersiz göstermek, vatandaşları birbiri aleyhine tahrik ederek onlar arasında kin ve düşmanlık yaratan bir davranış teşkil etmektedir. Böyle bir davranışa cevaz verilmesi, millî huzurun ihlâline yol açar ve Anayasa'nın dayandığı temel ilkeleri tahrip etme sonucunu doğurur."


Anayasa Mahkemesi'nin bir siyasi organ kimliğinin öne çıktığı önemli kararlarından biri de 2.1.1969 tarihinde açıklanan ve 1960 Darbecilerini koruyan kararıdır. Mahkeme bu kararında, 27 Mayıs Darbesi'ni yapan ve bilahare Milli Birlik Komitesi'nde görev alan son olarak da Tabi Senatör olarak Parlamento'da bulunan Mucip Ataklı, Şükran Özkaya, Ekrem Acuner, Sezai Okan ve Suphi Karaman'ın yeni bir darbe girişiminde bulundukları gerekçesiyle dokunulmazlıklarının kaldırılmalarına dair Senato tarafından alınan kararı oybirliğiyle iptal etmiştir.

Anayasa Mahkemesi'nin 28.06.1970 tarihinde açıkladığı karar da bu anlamdadır. Mahkeme, TİP Genel Başkanı Şaban Yıldız'ın talebi üzerine eski Demokrat Partililere siyasal haklarını iade eden Anayasa değişikliğini Anayasa'ya aykırı bularak iptal etmiştir.


Her üç kararda da rahatça görülebileceği gibi Anayasa Mahkemesi, hukuki bir organ olmaktan ziyade siyasi bir aygıt olarak davranmış, hukuk ve adaleti sağlamak yerine güçlülerin talep ve tercihleri doğrultusunda hareket etmiştir.


Anayasa Mahkemesi'nin Demokrat Parti'nin oylarının mirasçısı olarak iktidara gelen Adalet Partisi döneminde de nasıl siyasal bir organ olarak hareket ettiğini dönemin Adalet Partisi milletvekili Cevdet Akçalı şu çarpıcı cümlelerle anlatıyor:


12 Mart Muhtırası arifesinde, TBMM kulislerinde cereyan eden bazı olayları hatırlamakta fayda vardır: 1969 yılında yapılan seçimlerde, Adalet Partisi büyük bir çoğunlukla seçimi kazanmıştı. Fakat kısa bir süre sonra, gerek bu partinin içerisinden koparak kurulan Demokratik Parti, gerekse CHP çok şiddetli bir muhalefet yürütmeye başlamıştı. Muhalefetin en büyük kozu, Anayasa Mahkemesinin, alacağı kararlarla, Adalet Parti iktidarını çökerteceği yolundaki iddialarıydı. Bunlar açıkça diyorlardı ki; "Anayasa Mahkemesi dört tane bomba patlatacak.Adalet Partisi'ni bu bombalar çökertecektir."


Bir süre sonra bakıyorduk: Anayasa Mahkemesi bomba gibi bir karar almış; Siyasi Partilere yardım yapılmasına dair kanunu iptal etmiş. Muhalefet Partileri, kulislerde konuşmalarına devam ediyorlardı: "Göreceksiniz, bir bomba daha patlayacak." Bakıyorduk, Anayasa Mahkemesi milletvekillerine maaş ödenmesine dair kanunu iptal ediyordu.


Meclis koridorlarında fısıltılar devam ediyordu ve Anayasa Mahkemesinin kararları, birer bomba gibi Adalet Partisi iktidarının başında patlıyordu. Bunlardan bir tanesi de, özel şahısların yüksek okul açabilme hakkını ortadan kaldırıyordu. Herkes bu kararın, Süleyman Demirel'in kardeşi tarafından açılmış olan yüksek okulun kapanması için alındığı yorumunu yapıyordu.


Kulislerde yeni bir bombadan bahsediliyordu. Bu bomba, imam kadrolarının iptali olacaktı. Ancak bu bombadan evvel başka bir bomba patladı: 12 Mart 1971 muhtırası ile Adalet Partisi iktidardan uzaklaştırıldı. Burada herkesin üzerinde durduğu nokta şu idi: Anayasa Mahkemesinin kararları, önceden bazı partililerin kulağına nasıl sızmaktaydı? Bu durum, kararların siyasi etkiler altında alındığı şüphesini uyandırmaktaydı. Demokrasimizin teminatı olması gereken Anayasa Mahkemesinin, bugün, iktidarların tepesinde Demoklesin kılıcı gibi durduğu ithamı vardır. (Yeni Şafak, 27.01.2003)

 

Ne kadar manidardır ki aradan geçen yaklaşık 30 yıla rağmen Anayasa Mahkemesi iktidarların tepesinde bir Demokles kılıcı gibi durmaya devam etmektedir. Nitekim % 34 oy ile iktidara gelen AK Parti iktidarının ülkenin kadim sorunları konusunda attığı iki önemli adım Anayasa Mahkemesi engeli ile karşılaşmıştır. Meclis Lojmanlarının satılması ve 61 yaşını geçen bürokratların emekli edilme kararları, mevcut statükonun adeta bekçiliğini yapan Anayasa Mahkemesi tarafından geri çevrilmiştir.


İşte o iki karar:


Lojman Kararı:


Anayasa Mahkemesi, davayı eşine ender rastlanan bir hızla ele alıp 2.5 ay gibi kısa bir sürede sonuçlandırarak, iptal kararı verdi. Kamu lojmanlarının satışına ilişkin yasayı daha önce iptal eden Anayasa Mahkemesi heyetinin 11 üyesinden biri de Ahmet Necdet Sezer'di. Kamu taşınmazlarının satışının hükümetin yetkisine bırakılmasının "Anayasa'ya aykırı" ifade edilen "karar"da, Anayasa'nın 35. Maddesi'ndeki şu hükme dikkat çekildi: "Kamu varlıklarının satılmasında düzenleme yetkisi yasama organınındır. Bu yetki, yasama organının kamu mülkiyetinin koruyucusu olmasının da doğal sonucudur. Kamu varlığının satışında, kamu mülkiyeti sona erdiğinden bu satışların esas ve yöntemlerine ilişkin bir düzenlemenin yasayla yapılması zorunludur."

61 Yaş Kararı:


Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Haşim Kılıç, açıklamada, CHP'nin söz konusu düzenlemeleri getiren yasanın kimi maddelerinin yürürlüğünün durdurulması isteminin karara bağlandığını bildirdi. Kılıç'ın verdiği bilgiye göre, memurlarda emeklilik yaşını 65'ten 61'e indiren hükmün yürürlüğü durduruldu.

Anayasa Mahkemesi'nin Parti Kapatma Kararları:


Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi Anayasa Mahkemesi adeta resmi ideoloji dışında söylem geliştiren partileri yok etme mekanizmasıdır. Nitekim Mahkeme Başkanı Mustafa Bumin de bir beyanatında bu konudan rahatsızlığını belirterek, 'Parti kapatmakta dünya şampiyonuyuz' itirafında bulunmuştur.

 

Sosyalist Parti Kararı:


Cumhuriyet Başsavcılığı'nın Sosyalist Parti'nin ülkenin ve ulusun bölünmez bütünlüğünü bozacak eylemlerde bulunduğu gerekçesiyle açtığı kapatma davasında Anayasa Mahkemesi, SP'nin faaliyetlerinin Anayasa ile 2820 sayılı SPK'na aykırı olduğuna ve 2820 sayılı yasanın 101'inci maddesinin b ve c bendleri uyarınca kapatılmasına karar vermiştir.


Anayasa Mahkemesi kararında "Atatürk milliyetçiliği"ne karşı olmanın, ülke ve ulus bütünlüğüne karşı olma ile eş anlamlı olduğunu belirttiği kararında Atatürk milliyetçiliği için şunları söylemektedir: "Etnik farklılıkları kaldıran, değişik uygulamaları olanaksız kılan, birleştirici ve bütünleştirici, Türkiye Cumhuriyeti'nin vazgeçemeyeceği en temel ilke olan Atatürk Milliyetçiliği, vatana ve devlete bağlılığı, yurtta ve cihanda barışı öngörür. Bu ilkeye karşı olan bir görüşün ülke ve ulus bütünlüğüne de karşı olacağı kuşkusuzdur.


Anayasa Mahkemesi'nin bu yorumu, "çok partili demokratik liberal bir hayatta resmi ideolojiye yer olmadığı" yolundaki gerekçeyle eleştiriye uğramıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de Sosyalist Parti tarafından yapılan başvuru üzerine Anayasa Mahkemesi'nin kararını yerinde bulmamış, izlenen meşru amaçla orantısız ve demokratik bir toplumda gerekli olmayan bir müdahale olarak nitelemiştir.

 

Özgürlük ve Demokrasi Partisi Kararı:


Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 29.1.1993 tarihli iddianamesi üzerine açılan kapatma davasında Anayasa Mahkemesi, ÖZDEP'in Kürt kökenli yurttaşları asılsız ve dayanaksız sav ve suçlamalarla kargaşa ve iç savaş çıkarmaya kışkırttığını, ayaklanma için demokratik hoşgörünün sınırlarını zorladığını, ayrıca çeşitli nedenlerle ülke koşullarının zorunlu kıldığı ve genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı'nın hukuksal varlığına son verilmek istendiğini, bunun da Anayasaya ve SPY'nin 89'uncu maddesine aykırı olduğunu, açıklanan nedenlerle davalı partinin kapatılması gerektiğine oy birliği ile karar vermiştir.


Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, ÖZDEP'in yaptığı başvuruya da Anayasa Mahkemesi kararını meşru amaçla orantısız ve demokratik bir toplumda gereksiz bir müdahale olduğu gerekçesiyle yerinde bulmamış kararı İHAS'ın 11'inci maddesinin ihlali olarak nitelemiştir.

 

Refah Partisi Kararı:


Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın 21.5.1997 tarihli iddiası üzerine açılan kapatma davasında, Parti Genel Başkanı Erbakan'ın, üniversite öğrencilerinin başörtüsü kullanmalarıın destekleyen, çok hukuklu sistemi savunan açıklamaları ile tarikat liderlerine Başbakanlık Konutunda iftar yemeği vermesine ilişkin davranışları, Genel Başkan Yardımcısı ve Adalet Bakanı Şevket Kazan'ın Sincan Belediye Başkanı'nı tutuklu olduğu sırada ziyaret etmesini, Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Tekdal'ın 1993'de Hac'da yaptığı konuşmasını bir bütün olarak değerlendirmiş, bunların laikliğe aykırılık oluşturduğu sonucuna varmıştır. Anayasa Mahkemesi'ne göre, laiklik demokrasinin "olmazsa olmaz" koşullarından biridir ve demokratik rejim "şeriat kurallarıyla bağdaşmaz" diyerek partinin kapatılmasına karar vermiştir.


Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi RP'nin yaptığı başvuru üzerine daha önce verdiği Sosyalist Parti ve ÖZDEP davalarında verdiği görüşünü değiştirerek Refah Partisi'nin kapatılmasının yerinde olduğuna karar vermiştir.


Mahkemeye göre, bu davada Sözleşmenin 11'inci maddesinin ihlali söz konusu değildir. Başvuranların 9, 10, 14, 17 ve 18'inci maddelere yönelik ihlal iddiasına gelince; Mahkeme, bu iddiaların 11'inci madde kapsamında incelenen vakıalarla ilgili olduğu gerekçesiyle ayrıca incelemeye gerek görmemiştir. İHAM, bu kararıyla bundan önceki TBKP, SP ve ÖZDEP kararlarındaki içtihadından geri dönmüş görünmektedir. Gerçekten Mahkeme, gerek TBKP, gerek SP ve gerekse ÖZDEP kararında;


"Demokrasiye zarar vermediği sürece, bir partinin ortaya koyduğu siyasal programın devletin mevcut ilkeleri ve yapısıyla uyuşmaması demokrasi ile de uyuşmayacağı anlamına gelmez. Öte yandan Partinin hukuka aykırı olmayan ve barışçıl ifadeler görüntüsü altında gerçek amacını gizlediğine ilişkin bir delil bulunmadıkça bu ifadelerin samimiyetinden şüphe duyulmaması gerekir" derken, RP kararında öneriler değişikliğin bizzat kendisinin de temel demokratik ilkelerle bağdaşır nitelik ve içerikte olması gerektiği içtihadında bulunmuştur.


Mahkeme, önceki üç partiye ilişkin verdiği kararlarında 11'inci maddeyi ifade özgürlüğünü düzenleyen 10'uncu madde ile birlikte değerlendirilmesi gerektiğini savunurken, RP kararında, delil olarak ileri sürülen konuşmaları ifade özgürlüğü kapsamında tartışmayı gerekli görmediğini belirterek önceki içtihadından dönmüş görünmektedir. RP kararı ile İHAM, "ırkçı düşünce"ye uygulanan yasağa "radikal siyasal İslam"ı da katarak ifade ve örgütlenme özgürlüğününü sınırlanmasında yeni bir yasak alan daha oluşturmuştur. Öte yandan İHAM bugüne kadar Türkiye'ye ilişkin içtihatları ile Türk iç hukukunu etkiler ve değişikliğe uğratırken, bu kez Türk Anayasa Mahkemesi'nin RP kapatma kararındaki içtihadı, İHAM'ni etkilemiş ve Mahkemenin ifade ve örgütlenme özgürlüğünün sınırlanmasında yeni bir yasaklama alanı oluşturmasına neden olmuştur.

Halkın Emek Partisi Kararı:


Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının HEP'in kapatılması talebiyle açtığı davada Anayasa Mahkemesi, 'Parti'nin Türk Ulusu'nu ırk esasına dayalı olarak "Türk ve Kürt Ulusları" biçiminde ikiye böldüğü, Kürt kökenli yurttaşları gerçek dışı biçimde "ezilen bir ulus" olarak nitelendirerek, devlete karşı kışkırtarak zulme karşı özgürlük mücadelesi veriyor gösterdiği, "kendi kaderini tayin hakkının tanınması" önerisiyle Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası'na aykırı olarak bölücülük yaptığı gerekçesiyle HEP hakkında kapatılmasına karar vermiştir.


HEP'in İHAM'a yaptığı başvuru üzerine Mahkeme, yeniden Sosyalist Parti ve ÖZDEP kararlarına dönmüş, kararı yerinde bulmamıştır. Mahkeme özetle, "HEP yöneticilerinin güvenlik güçlerinin terörizmle mücadelede gösterdikleri bazı tavırlara karşı katı ve düşmanca kritikler, eleştiriler tek başına HEP'i şiddet yanlısı silahlı guruplara benzetmek için kanıt unsuru oluşturmaz. Mahkemeye göre demokratik bir sistemde hükümetin icraatları veya ihmalleri gerek yasama ve yargı erklerinin gerekse basın ve kamu oyunun dikkatli denetimi altında bulunmak zorundadır" demiştir.


Mahkeme bu bakımdan HEP yöneticileri ve milletvekillerini bu tür eleştirileri yaparken seçmenlerinin kaygılarını duyurmak amacından başka bir amaç izlediği hususunda ikna olmamıştır. "HEP'in demokratik rejimi tehlikeye atacak nitelikte siyasi projesinin bulunmaması veya siyasi amaçla kuvvete/şiddete başvuruyu teşvik yokluğu göz önüne alındığında, partinin kapatılması buyurucu sosyal bir ihtiyaca cevap verir nitelikte sayılamaz. Mahkeme, bir siyasi partinin kapatılmasının radikal niteliğini hatırlatarak, demokratik bir toplumda başvurucuların örgütlenme özgürlüğüne yapılan bu tür bir müdahalenin zorunlu olmadığı sonucuna ulaşmaktadır" şeklinde görüş açıklamıştır.

 

Fazilet Partisi Kararı:


Anayasa Mahkemesi'nin Fazilet Partisi'ni kapatmasına dair kararı hukuk dünyasında uzun süre tartışılacak niteliktedir. Olayın bir boyutu partinin Türkiye'de hakim egemen irade tarafından verilen karar doğrultusunda kapatılmasıdır. Nitekim bir haftalık dergide Mahkeme'nin eski üyelerinden birinin bir şahsi dostuna ağlayarak, "Yukarıdan geliyor, biz sadece imzalıyoruz" dediği belirtilmektedir. (Aksiyon Dergisi, sayı: 343)


Yine aynı cümleden olarak Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Haşim Kılıç'ın henüz dava sonuçlanmadan önce yaptığı bir açıklamada kullandığı "Bu dava siyasi bir davadır, bunu biz hukuka oturtmaya çalışıyoruz" şeklindeki ifadeler hukuk cinayetinin bir başka boyutunu gözler önüne sermektedir. Olay, hukuki bir sorun olmaktan çıkıp, o kadar siyasi bir kimliğe bürünmüştür ki, kapatma hadisesinden sonra da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde RP davası görüşülürken Türkiye'yi savunan Prof. Dr. Ergun Özbudun, "FP'nin kapatılmasının savunulabilecek hiçbir yanı yoktur. Onun için ben bu davayı savunmayacağım." demiştir. (Nokta Dergisi, sayı: 2001-26)


Mahkeme'nin Fazilet Partisi'yle ilgili aldığı kapatma kararının gerekçelerini 6 ay sonra ancak yayınlayabilmesi ise olaydaki keyfiliğin hangi noktada olduğunu gösteren manidar bir yaklaşımdır. Geç açıklanan gerekçeli karar hukuk alanında büyük bir kanuni boşluğa sebep olmuş, Parti'nin kapatılma gerekçesinin "Başörtüsünü savunma" icraatına dayandırılması ise hayret ve şaşkınlıkla karşılanmıştır. Bilimsel kurumlar tarafından yapılan bütün araştırmalarda Türk halkının dini gerekçelerle başörtüsü taktığı, başörtüsü takan üniversiteli kız öğrencilerin bir sorun yaşadığı ve fakültelerine giremedikleri alenen ortadayken bir ülke sorunu konusunda tavır alan Parti'nin bu gerekçeyle kapatılması Anayasa Mahkemesi'ne has bir icraat olarak yorumlanmıştır. (Bkz; TESEV ve Milliyet Gazetesi Anketleri)

Anayasa Mahkemesi'nin, başörtüsü sorunu konusunda fikir açıklayan hatta sorunun çözümü için kanun çıkaran diğer partilere karşı tabii olarak herhangi bir müeyyide uygulamazken bu konu üzerinden Fazilet Partisi'ni hedef seçmesiyse çarpıklığın bir başka boyutudur. Hukuk tarihinde kendine özel bir yer edinen kapatma kararının gerekçesinin bir kısmını yeniden hatırlayalım:


"Davalı parti türban ve başörtüsü konusunu belirlediği politikalara temel almakta bir sakınca görmemiş ve bu konulardaki görüşleri bilinen Merve Kavakçı'yı seçilebileceği bir yerden aday göstererek milletvekili olmasını sağlamıştır. Merve Kavakçı ve onu seçimlerden önce ve sonra açıkça destekleyen Nazlı Ilıcak aracılığıyla, ulusal iradenin gerçekleştiği TBMM'ye taşınarak, tüm milletvekillerinin ayakta alkışladığı bir görüntü içinde eyleme dönüştürmüşlerdir... Türkiye Cumhuriyeti'nde özel bir yeri ve önemi bulunan laiklik ilkesi ağır biçimde ihlal edilmiştir. FP'nin genel başkanı dahil tüm yöneticilerinin, milletvekili ve belediye başkanlarının, vatandaşları dinsel inançlarını sömürerek, laik devlet düzeniyle çatışmaya sokabileceklerinin bilincinde olarak, kamu kurumlarında ve üniversitelerde başörtüsü ile çalışma ve öğrenim görmenin vazgeçilmez bir insan hakkı olduğu, yasaklar getiren mevzuatı uygulayan kamu görevlilerinin laikliğe aykırı davranışta bulunarak suç işledikleri iddiasıyla, halkın bir bölümünü devlete karşı kışkırtmayı alışkanlık haline getirdikleri belirtilmiştir. Demokratik bir toplumda çeşitli din gruplarının veya aynı dine mensup olmakla birlikte, farklı düşünenlerin inanç özgürlüklerinin, aralarında bir ayırım yapılmaksızın korunması zorunludur."


Aynı çizgideki iki partiyi kapatan Mahkeme'nin bu konularda ne kadar subjektif bir yaklaşım içersinde olduğu aynı talep karşısında iki farklı tavır takınmasıyla da ortaya çıkmıştır. Nitekim RP davasında Mahkeme'ye dilekçeyle müracaat eden ve sözlü savunma talebinde bulunan iki milletvekilinin taleplerini "Bizim yargılama prosedürümüzde, böyle bir dinleme metodu yok" gerekçesiyle reddederken RTÜK Yasası'nın bazı maddelerinin iptali istemiyle açılan davada, Televizyon Yayıncıları Derneği Başkanı Nuri Çolakoğlu`nun sözlü açıklamalarını dinleyebilmiştir.

 

AK Parti Kararı:


Anayasa Mahkemesi'nin AK Parti kararı ise konjonktürün tesiriyle ne yapacağı konusunda bir türlü karar veremeyen bir psikolojik vaka görüntüsü arzetmektedir. Mahkeme, 5'e karşı 6 oyla aldığı "Erdoğan'ın, Siyasi Partiler Yasası (SPY) ve Milletvekili Seçim Kanunu'na göre milletvekili seçilme yeterliliğine sahip olmadığı için AK Parti'ye kurucu üye olamayacağı" dolayısıyla genel başkan da bulunamayacağını açıklamış, bu aykırılığın giderilmesi için AK Parti'ye 6 ay süre vermiştir. Mahkeme Başkanı Bumin ve 4 üye, "Yurtdışına kaçan ve cezanın infazını engelleyen bir mahkum af yasasıyla her türlü hakkına kavuşurken, yasanın yürürlüğünden önce iyi niyetle gelip cezasını çeken diğer bir mahkumu yararlandırmamak adalet, eşitlik ilkesiyle bağdaşmaz. ... AK Parti Genel Başkanı'nın parti kurucu üyesi olmasında yasal bir engel bulunmadığı düşüncesiyle çoğunluğun görüşüne katılmıyoruz" şeklindeki görüşleriyle olaydaki çarpıklığa parmak basmışlardır.


Mahkeme'nin bu kararı da hukuk çevreleri tarafından tetkik edildikten sonra yoğun eleştirilere karşı tâbi tutulmuştur. Eleştirilerin başında Mahkeme'nin bütün kararlarının gerekçeli olması zorunluluğuna uymadan AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'a parti genel başkanlığını bırakması için ihtarda bulunma kararı gelmektedir.


Bir başka çelişkili husus ise Aynı şartları taşıyan Hasan Celal Güzel'in, erteleme yasasından yararlanacağı, Anayasa Mahkemesi'nin 19 Temmuz 2001 günü açıklanan kısa kararında belirtildiği halde 5,5 ay sonra tıpatıp aynı konuda bu kez tam aksine bir karar verilmesidir. Hasan Celal Güzel ile ilgili gerekçeli kararın 9 ay boyunca yayınlanmaması Mahkeme'nin anlam verilemeyen siyasi icraatları sırasında yerini almıştır.


Aynı günlerde bazı gazeteler tarafından yayınlanan bir haber ise Anayasa Mahkemesi'nin sürekli tesir altında kaldığının önemli bir belgesi olarak kabul edildi. Habere göre Anayasa Mahkemesi'nin yeni oluşturulan, "www.anayasa.org.tr" adresli web sayfasını ziyaret edenler, ilginç bir kararla karşılaştı. Karar, Güzel'in parti üyesi olmasının önünde neden engel bulunmadığının gerekçelerini içeriyordu. Ancak, bahsi geçen karar imzalanmadığı gerekçesiyle web sayfasından bir gün sonra kaldırıldı. Karar, emsal yoluyla Recep Tayyip Erdoğan'ın da hukuki durumuna açıklık getiriyor. (Haber Türk, 31.07.2002)


Mahkeme'nin 22.01.2003 tarihinde AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ilgili verdiği karar ise olayın artık trajikomik bir boyuta vardığının açık bir göstergesidir. AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı Mahkeme'nin kuruluş yıldönümü münasebetiyle Anayasa Mahkemesi kokteyline davet eden, kapıda karşılayarak tokalaşan üyelerin bir süre sonra verdikleri kararda, "Recep Tayyip Erdoğan, hukuken hiçbir zaman AK Parti Genel Başkanı olmamıştır" ifadesini kullanmaları medya çevrelerinde açıkça alay konusu teşkil etmiştir.

HADEP Davası Kararı:


Anayasa Mahkemesi'nin siyasi parti kapatma davalarında izlediği yol ve yöntemlerle, verdiği kararların ve bu kararlara ilişkin gerekçelerinin birbiriyle çelişmesi; Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin'in, 3.5 yıldır süren HADEP davasıyla ilgili kararın, erken genel seçimden önce açıklanabileceğini duyurması, mahkemenin hukuki manevralarla seçime yönelik bir siyasi yönlendirme yaptığı iddialarını tekrar gündeme getirmiştir.


Nisan 1999 seçimlerinde Türkiye genelinde yüzde 4.6 oy alan HADEP, toplam 1 milyon 200 oy toplamıştı. HADEP'in oransal olarak en fazla oy aldığı iller Hakkari, Diyarbakır, Ağrı, Siirt, Van, Mardin, Muş, Iğdır ve Şırnak'tı. Parti bu seçimlerde bölgede bulunan 22 ilden 11 ilde birinci parti olmasına karşın baraj nedeniyle parlamentoya 34 milletvekili gönderememişti. Kasım 2002 seçimlerinde ise ittifakla DEHAP adıyla seçimlere giren parti Türkiye genelinde yüzde 6.2 oy oranına ulaştı.


Anayasa Mahkemesi, işte siyasette bu anlamda bir ağırlığa sahip olan HADEP'in temelli kapatılmasına oybirliğiyle karar verdi. 49 ay sonra karara bağlanan davada, 46 HADEP'liye de 5 yıl siyaset yasağı getirildi. Mahkeme Başkanı Bumin, HADEP'in, kimi eylemleri yanında, PKK isimli terör örgütüne yardım ve destek sağlayarak, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı nitelikteki eylemleri işlendiği bir odak haline geldiği anlaşıldığından, Anayasa'nın 68 ve 69. maddeleri ile Siyasi Partiler Yasası'nın 101 ve 103. maddeleri gereğince temelli kapatılmasına karar verildiğini belirtti.


Bütün bu yazdıklarımıza göz attığımızda Anayasa Mahkemesi'nin olağanüstü bir dönemde, ülke sistemine eklemlenmiş bir kurum olduğunu görürüz. Mahkeme, gelişen ve değişen Türkiye yerine, hep kurulduğu günü kendisine merkez edindiğinden dolayı adeta ülkenin gelişmesinin önünde bir engel gibi durmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda egemen anlayış olan 'Hakimiyet kayıtsız şartsız milletidir' ilkesinin mevcudiyetiyle açık bir çelişki teşkil eden Anayasa Mahkemesi kaldırılmalıdır.

 

Kaynaklar:
Siyasal Partiler ve Türkiye'de Parti Yasakları
(Doç. Dr. Mustafa Koçak, Turhan Kitabevi, Ankara, 2002, 1. Baskı)
Türkiye'de Çok Partili Politikanın Açıklamalı Kronolojisi: 1945-1971
(Feroz ve Bedia Turgay Ahmad, Bilgi Yayınevi, Temmuz, 1976, 1. Baskı)