07.01.2009
 
Dernek Hakkında Etkinlikler Basında HUD Basın Açıklamaları Duyurular İletişim  
ANASAYFA
ÖZEL DOSYALAR
MAKALELER
İNSAN HAKLARI
BASINDAN SEÇMELER
Özel Dosyalar
 
AİHM Totaliter Hukukun Noterliğine Soyundu

Ünlü İslam Hukukçusu İmam Ebu Yusuf'un Kitabül Harac isimli eserinde ilginç bir bahis yer alır. Ebu Yusuf bir kadı'nın verdiği hüküm kendisine iletilince 'Bu fetva tam dokuz yerinden batıl' deyip butlan sebeplerini tek tek analiz eder.

Önceki hafta sonu bazı gazetelere sızdırılan ve başörtüsü ile ilgili davada AİHM raportörüne ait olduğu söylenilen ön çalışma bize Ebu Yusuf'un yukarıdaki sözünü hatırlattı. Durum onu gösteriyor ki AİHM, bu gidişle totaliter rejimler tarafından verilmiş kararların noteri konumuna düşecek. Bilindiği gibi AİHM'in önünde halen 198 adet başörtüsü davası bulunuyor.

İngiltere'deki eşcinselleri büyük bir şefkatle koruyan; Müftü İbrahim Şerif'in topluluk içinde cüppe ile dolaşmasına engel olduğu için Yunanistan'ı mahkum eden AİHM'in Türkiye devletine gösterdiği koruma manidar bulunuyor.

Gazeteye sızdırıldığı kadarıyla AİHM'nin başörtüsüyle ilgili talebi reddeden kararının gerekçelerini irdeleyelim:

1) "Laik üniversitelerde eğitim görmeyi seçen bir öğrenci, söz konusu üniversitelerin kurallarını baştan kabul eder" deniliyor.

Bu metinden başörtüsünün üniversitelerde yasaklanması gibi bir sonuç çıkartmak mümkün değildir. 28.10.1990 tarihli 3670 sayılı kanunla YÖK Kanunu'na yapılan 17. madde ilavesiyle Laik üniversitelerde başörtüsünü serbest bırakmıştır. Nitekim bu kanun çerçevesinde 1997 yılına kadar Laik üniversitelerde başörtüsü ile fakültelere 7 yıl boyunca herhangi bir sorun olmadan girilebilmiştir. Ancak yaşanan olağanüstü gelişmenin ardından Laik üniversite yöneticileri kanunu hiçe sayarak kendi ideolojileri doğrultusunda başörtüsüne yasak koydular. O zaman yukarıdaki gerekçeyi AİHM şöyle düzeltmeli: Laik üniversitelerde eğitim görmeyi seçen bir öğrenci söz konusu üniversite yöneticilerinin kendi ideolojileri doğrultusunda mevcut kanunu hiçe sayarak uyguladıkları kuralları baştan kabul eder.

AİHM sözleşmesinin 9. maddesi eğitim özgürlüğünü teminat altına alır. Nasıl ki yaşama hakkı, bir ilde veya bölgede yaşamakla sınırlanamazsa; nasıl ki çalışma hakkı sadece birkaç mesleği seçmekle sınırlanamazsa eğitim hakkı da herhangi bir yasakçı kayda tabi tutulamaz. Aksi, AİHM sözleşmesinin kendisini inkar anlamına gelir.

2) 'AİHM, öğrencinin alternatif okullara gidebileceğini ve ilahiyat fakültelerinde başörtüsü yasağı bulunmadığını' belirtiyor.

Laik bir ülkede başörtüsüyle tıp, hukuk, mühendislik vs alanlarında yükseköğrenim görmek isteyen bireye AİHM, ilahiyat öğrenimini alternatif olarak sunuyor. Yakın zamana kadar ilahiyat fakültelerinde de başörtüsü yasağı olduğu vesikalarla ortada. İlahiyat fakülteleri laik üniversite sayılmıyor mu ki alternatif olarak sunulabiliyor?

Marmara Üniversitesi İlahiyat fakültesi öğrencisi 305 öğrencinin başörtülü olduklarından dolayı fakülteye alınmadıkları için AİHM'e yaptığı şikayet başvuruları kayıtlara geçmişken, AİHM'in böyle bir gerekçeye dayanmasını izah etmek mümkün değil.

Ülkemizde Tevhid-i Tedrisat Kanunu gereği laik olan-olmayan şeklinde bir eğitim yürütmek mümkün değil. Bir müteşebbisin kuracağı üniversitede laik olmayan bir tıp eğitimi verdirmesi mümkün mü? Elbette ki değil. Başörtüsü ve benzeri yasakların özel üniversitelerde bile özel bir gayretle uygulandığını AİHM yargıçları bilmiyorlar mı?

3) 'Dinsel simgelerin sergilenmesi sözü geçen dini uygulamayan ya da başka bir dine mensup olan öğrenciler üzerinde baskı oluşturabilir' deniliyor.

Bir insan hakkının hiçbir somut delile dayanmadan bir faraziye ile sınırlandırılması Avrupa Hukuku'nun vardığı noktayı göstermesi bakımından içleracısı. Başörtülü öğrencilerin diğer öğrenciler bakımından nasıl bir baskı oluşturduğunu gösteren somut deliller yok. Eğer böyle bir tehlike varsa bu tehlike alternatif olarak sunulan Laik ilahiyat fakültelerinde de aynen geçerli değil mi? İlahiyat fakültelerinde okuyan öğrencilerin din, başörtüsü vs gibi konularında aynı düşünmediği herkesçe bilinen bir gerçek. AİHM, bu gerekçeyle aslında bir bakıma kendisiyle de çelişmiş oluyor. İfade özgürlüğü ile ilgili kararlarında 'herhangi bir kesimi inciten, şoka sokan, rahatsız eden'' görüşlerin savunulmasını dahi meşru gören AİHM'in başörtülü insanların kendilerini dini hassasiyetle ifade etmelerine karşı çıkması aleni bir tenakuz teşkil ediyor.

4) 'Üniversitelerdeki düzenlemeler farklı inanışlardaki öğrencilerin birlikteliğini sağlama amacına yönelik olarak, dinsel inançları açığa vurma özgürlüğünü yer ve biçim bakımından sınırlayabilir' deniliyor.

Totaliter bir anlayışın 'öğrencilerin birlikteliğini sağlama' şeklindeki tektipleştirme uygulamasına AİHM'nin destek vermesi şaşırtıcı bir durum. AİHM yargıçlarına şu sorulabilir: Daha önceden bu birlikteliği bozan somut delilleriniz nelerdir? Yasaktan sonra ortaya çıkan birliktelik manzaralarından örnekler verir misiniz?

Aynı AİHM, Türkiye Birleşik Kominist Parti davasında 'hiç bir somut delil bulunmaksızın, şüphe ile karar verilemeyeceğine' hükmetmişti. Şüphe temeline dayalı yaklaşımın sözleşmenin ruhuna aykırı olduğu AİHM'ce açıklanmıştı.

AİHM, Türkiye'de kapatılmış partilerin, kararını haksız bulurken, somut delil olmadan hükme varılamayacağını esas almıştı.

5) 'Laik üniversiteler, öğrencilerin kılık kıyafetlerine ilişkin sınırlamalar koyarken köktendinci akımların yükseköğretimde kamu düzenini bozmamalarına dikkat gösterebilir' deniliyor.

Görüldüğü gibi yukardaki gerekçelerin tümünde olduğu gibi bu kararda da AİHM, yasakçı zihniyeti meşru kabul etmekte bu zihniyetin kullandığı laik üniversite, kamu düzeni, kökten dinci akımlar gibi argumanları kutsamaktadır.

Alman Anayasa Mahkemesi'nin işten çıkartılan bir başörtülü personel ile ilgili verdiği kararda 'Muhayyel kazanç kaybının bir hakkın ifade edilmesine engel teşkil edemeyeceği'ne dair yaklaşımı AİHM yargıçları tarafından dikkatli bir şekilde tetkik edilmeli. Alman Anayasa Mahkemesi burada hukukun genel ilkelerinden hareketle şüphenin somut delil yerine geçemeyeceğini esas almıştır. 6) 'Devlet eğitiminin tarafsızlığının sağlanması dinsel inancı açığa vurma özgürlüğüne kıyasla daha ağır basar' AİHM'in bir başka gerekçesi.

Başörtüsünü yasaklayan totaliter devlet iradesinin eğitimde tarafsızlık gibi bir endişesi olmadığı açıktır. Dini inancı gereği kanunlar çerçevesinde başörtüsü takanların eğitimde hangi eşitliği nasıl bozduğu merak konusudur.

AİHM'in Türkiye devletini koruyup kollayan bu kararı ve yukarıdaki gerekçe ister istemez insanın aklına AİHM-Türkiye ilişkilerini gündeme getiriyor. Şimdi Türkiye'nin AİHM'in yetkisini kabul ettiği 1987 yılından beri ortaya çıkan karneye göz atalım:

Halen Türkiye 5 bin dava ile AİHM nezdinde en çok dava açılmış ülke unvanına sahip.

AİHM, bugüne kadar Türkiye lehinde sadece 12 karar verdi. 286 karar ise Türkiye aleyhine verildi. Türkiye, AİHM yargılaması sonrası en çok hüküm giymiş ülkelerin başında geliyor. 8 Temmuz 1999'da yapılan duruşmalarda aynı gün tam 11 kez ifade özgürlüğünden hüküm giydi.

AİHM Mayıs 2001'de verdiği kararla 'Türkiye'nin Kıbrıs'ta işgalci olduğuna hükmetti. Türkiye, AİHM kararlarının gereğini hem yerine getirmiyor, hem de birikmiş tazminatları ödemiyor. Yani Türkiye AİHM nezdinde bir bakıma sabıkalı bir ülke.

AİHM'nin Türkiye ile ilgili verdiği kararlarda davacıların taşıdığı düşünce renginin özel bir önemi var. AİHM, kendi içtihatlarıyla çelişmek pahasına PKK ile bağlantılı HEP, DEP; ÖZDEP, T.B.Kominist Partisi, Sosyalist Parti gibi partiler; Eşber Yağmurdereli, Yaşar Kemal, Yalçın Küçük, Abdullah Öcalan (APO) gibi şahıslar söz konusu olunca nedense Türkiye devleti yerine davacılara sahip çıktı.

Daha ileri giderek, APO'nun adil yargılanmadığı ve idam kararının yürürlüğünün durdurulması talebiyle yıldırım hızıyla karar verdi. Aynı AİHM, HADEP için tetkik ve incelemelerde bulunmak üzere Ankara'ya geldi.

Ne gariptir ki, AİHM'in Türkiye dindarlarının mağduriyetleriyle ilgili verdiği kararların tamamı aleyhedir. YAŞ mağduru 13 subay ve astsubayın açtığı dava kabul edilemez bulunmuş, milyonlarca üyesi bulunan bir partinin kapatılması hukuka uygun görülmüştür.

Bu yasaklama mantığına göre AİHM, en son basına sızan haberle fişlenen bir birey dava açtığında 'Laik Devlette yaşayan birey fişlenmeyi baştan kabul etmiş sayılır. Kamu düzeni fişlenmeyi gerekli kılabilir. Fişlenmemiş bireyler, fişlenmişler üzerinde psikolojik baskı kurabileceğinden eşitlik ve tarafsızlık gereği diğer bireylerin fişlenmesi de uygun olur' şeklinde karar verebilir.

Av. Hüseyin Yürük